Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

evveli askerden kalanlar....

bir gece; beklerken geçmesini zamanın, aklının en ücra köşelerinden geçen bütün hislerin ve düşüncelerinle yoğunlaşıp hayallerine, beklenilenin sabah karşında olamayacağını anlayınca hüzünlenip, ah vah edip hırpalıyorsan hala kalbini; platonik bir hayatın en derin kuyularından birinde, kendini kaybetmiş bilakis kaybolmuş girdaplarında beyninin, bir kişi olarak gözlerini; yarısı bir yola bakan, yarısında silik bir şekilde seni gösteren, hafif loş bir salondaki o camdan bakarken, yola değilde kendi yansımana, hissedersin ağladığını içinin... ASLINDA AŞIK OLMANIN BİR YALNIZ KALIŞ OLDUĞUNU VE HERHANGİ BİR BİRLİKTELİĞİN HİÇBİR AMAN BİR AŞK OLAMAYACAĞINI... bütün anlamsızlıkların anlamını bulduğun. aslında düşünürken bile o olduğunu, hiç bırakıp, bırakılıp kalmayışının bir yakınlık oluşunu... gecenin birinde, yıllar evvelinden gelen bir hatır; seni, götürecekse geçmişe. hala ağlatacaksa gelmemiş günlere. ağlarken aslında bu durumun onlarca hatanın bedeli olduğunu anladığında, bağıra ba...

beyaz mürekkep ile gözlerin.....

siyah sayfalarıma beyazmürekkeplerimle çiziyorum gözlerini baktığın bütün anlarım gibi aydınlığım bir ışık için fazla karanlığım beyaz mürekkeple böldüm geceyi

yüzünde.....

Resim
güzel bir giriş yapmıştı hayatına... bir yaz günü şarkısı kadar güzeldi melodisi.... duyup duyabieceği en güzel ses gibi gelmişti ilk anda... sonra vazgeçti çelişkisinden... sokak lambasının altında karıştırdığı derginin sayfalarında görmüştü ilk kez resmini.... yine gördü o resmi..... sabitlendi bakışları sayfaya... ışığın kuşe kağıda bütün yansımasıyla parlayan tam orta yerindeydi yüzü... saniyelerce kapalı kaldı gözü sonra... neler geçmemişti aklından ki? bütün hislerinin içinden geçen kalbinin sızısı mıydı? elleriyle kontrol etti dayanmak için lamba yerinde miydi? kısa bir süre de olsa şuur kaybetti görünce gülen yüzünü bir dergide... oysa ilk kez tanıştıkları yer de burasıydı... böyle başladı bir yüze aşkı insanın... sadece yüzüydü hakkında bildikleri...kimdi, neydi, neredeydi? bilmiyordu ve önemli de değildi... o görmüştü işte... manken değildi. bir haberin kahramanıydı sadece. çok uzaklardan gelmiş gibi sarıldı yine dergiye... kimse anlam veremiyordu ne yaptığına. kendisi...

can yücel anlayamadım

 pek yaptığım birşey değildir ama üstad perçinledi beni ekrana... defalarca okuduktan sonra bilenlere hatırlatma bilmeyenlere selam olsun diye yazmaya karar verdim... bir sohbetim esnasında bana cevaben söyleniyor....teşekkürler dileyerek.....can yücel anlayamadım diyor Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım. Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, Kendi yolumu çizdiğimde anladım.. Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil.. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.. Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış, Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.. Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, Neden hiç ağlamadığını anladım.. Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım.. Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, Çok acıttığında anladım.. Fakat,hakedermiş sevilen onun için...

UMUT.....ÜMİT

akşamın eğlenceli bir saati. geceye yakın ruhlar gibi geziniyor insanlar ve aralarında bir Hakan meydanında bir şehrin... akşamın kime göre eğlenceli olduğu belli olmayan, hatta kimilerine göre eğlenceden çok işkence saatleri olan, ayak seslerinin daha yeni duyulmaya başlandığı sokaklarda... adı belki de UMUT... yaşı 11-14 arasında.... elinde siyah (ki bahtı gibi)  kocaman bir torba... içinde kağıt mendil paketleri.. tezat o ki mendiller beyaz o siyah torbada... adı belki de ÜMİT... yarınlar aslında çok uzak değil ümidiyle yaşayan, bedeni çocuk ama yüreği kimbilir kaç devrim geçirdi hemde ideolojik olmayan. iki, şehrin üniversitelisi kız.. kol kola giderken o saatlerde caddede, aksi yönünde maganda ordusunu bile medeni bırakabiliecek bir grupla karşılaşöadan duydukları son ses belki de "abla be bi selpak be abla..." çocuk esmer. talihinin rengi teninden poşetine aksetmiş Ümitli Umudun her durumda... hırçın bir hareketle çekiliyor UMUT ters yöne. maganda ordusun...

iyi ki doğdum :)))

Resim
yaşlandın be kağkar :))) hemen akıllarda; "iyi ki doğdum.. gördün mü 25 oldum :))))kalamam hayatın köşesinde derdim ama :))" neyse.... hasılı 28.11.1984 yılında veledin b iri çok lazımmış gibi bakırköy de ağlamış... soğuk olduğunu düşündüğüm bir kasım sonunda sabaha karşı gelmişim ahanda buralara...gel zaman git zaman yılların içinde neden hala burda olduğunu anlayamadı... şimdi doğduk ettik evet... şaşkın şaşkın bakınırken etrafıma daha üç günlük velet iken resmimi bile çekmişler...halimdende anlaşılcağı gibi....benimne işim var lan bodrumda repliği 1984 yılında tarafıma aittir :))) ahanda bu resimdeki sarı veled de bendenizdir :)) neydik ne olduk efenim :)))

ah niçe vah niçe...

niçe ağladığında neler olmuş bilirsiniz...bende öğrenmek üzere yola çıktım.. hani şöyle bir durum vardır ya.."başucu ya da elinden bırakamama".. aynen o durum... tavsiye olsun bir hastanın nasıl hasta bir doktorun nasıl doktor olduğunu anlayabilmenin en etkili yolundan biri.. kendine güvenen sorgulamaktan çekinmeyenlere yoldaştır.... 'yinede en çok çiy damlası en sessiz gecede düşer biliyorum' "ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum" "evlilik bağını koparmanız onun sizi koparmasından daha iyidir !!" vs vs...

sis

bugün hayatımda yürüdüm az önce.... sis çöreklenmiş istanbula.... göz gözü görmüyor.... beş metre sonran meçhul.... hiç hayatınıza benzettiğin bir yolda yürüdün mü kağkar? sisli ve atacağın on adımdan sonrasını kestirmek imkansız... istanbulun biraz daha sesiz olmasını diledim oysa her adımda... köpeklerin havlamaları arasından ürkek bakışlarla geçerken hayatına giren girmiş girebilecek bütün insanları düşünürken... neden birileriyle görüşüyor olmalısın? sorularıı arasından çıktım.... sıkılmış veya sıkılacak bütün eller gibi meraklıydım oysa sana.... garip bir gece... sisli bir gecede o buharı koklayarak içime çekerken fazlasından olacakk öksürürken geldi aklıma çizgilerim... duvarlarına resim çizilmiş bir ev gibiyim... soğuk bir yürüyüşün içinden yanarak geçen bedenim gibi ani soğuma ile şok geçiren bütün duygularım gibi hissiz şu an gözlerim... insalar üzerinde etkilerin açısından hayatsal sorgulamalar içinde ilişkilerin ve ilişkilerin arasında ve içinde sen yatarken kendi...
kimseye iyilik yapmayacaksın... iyi olmayacaksın... olmamaılısın da.....

hesaplar hesaplar....

Resim
hani denir ya şimdi istanbulda olmak vardı diye..... ne zaman bir çocuk düşünsem istanbul gelir aklıma...şimdi istanbuldayım oysa.... otobüs tramvay veya envai çeşit ulaşım aracında karşı karşıya oturduğunuz insanların neden sizin karşınızda oturduğunu düşündünüz mü hiç? ya da siz niye onun karşısına oturursunuz? yolda yol arkadaşı olduğnuz bu kişilerle karşılaşmanızın sebebi ne? yürürken veya veya düşünürken aklınıza gelen oradan buradan hayaller fikirler ve anılarımızın sırasını kim tayin ediyor? niye bu kadar hızlı düşünüyoruz? saniyeler içinde çocukluğumuzun herhangi bir gününü anımsarken neden peşinde liseden bir anınız geliyor? neden yazıyorum ki ?.... sorularım bol birgünden merhaba....güzel geçen  alesin ardından.....

rüzgar şimşek yine bu gece.....

Resim
aniden elektrik de kesili vermişti... kendisini hayata bağladıgını düşündüğü pc nin başında boş karanlık ve sessiz kalmıştı...biraz bekledi ki göz bebekleri büyüsün girebilsindi bişeyleri.... ilk beliren bir şimşek oldu yağmur damlalı pencerenin camında... içi bi hoş olmuştu korku filmlerinden sahneler gibiydi işte herşey taa kendisine kadar.... hayat işte ilgilenmiyor fırtınalarımızla. o sadece deryaları rota etti kıyılarımıza... alabora olmadım ama tüm yelkenlerim kırıldı, tufanda. ya gel yelkenim ol, savrulan bedenime, ya da git fırtınada karayel rüzgarlara... ama gel.. rüzgar olsan da gel. zaten yelken olmazsan anlamı kalmaz tufanda. çünkü deniz, ıslanmaz yağmurda..... ama sırılsıklam eder rüzgarda.... 4. yılı dedemin gidişinin.........

güçsüz....

"düğüm düğüm boğazım.... şişmiş iki göz... çok mu bakıyorum.... bakmaktan şişirdim sanırım... ağlmak istiyorum... sanırım istediğimi alıyorum... " derdi geceleri.....

güneşli güzel istanbulda....

Resim
bağla geceyi kaçmasın karanlıklar dedi içimdeki.... garip garip sorgular oldu artık hayatı... ışıkları cebinde bir gündeydi... aşk! tek kişilik yalnızlık çoğu zaman. sen; ben kişisinin öznesi ol her zaman....üç noktayla biten her cümleme. sorgusu suali neydi? yaşamak bir ağaç gibi miydi? tekdi belki ama hür müydü? ve ormana girmiyorum bile... demezler mi  nazıma..... üstelik o kadar da yaşadışı değilken hala... sonra şarkılar çalar flamenko...." bir güzeli sevip de ağlamazsan; ismini aleme rüsva eyleme..." serenadlarda... "sevdanın hayali vuruyor arada bir içime..." çünkü.

bütün kalem uçları niye siyah?

Resim
hani şarkılar vardır çalarken garip olur gidersiniz bi yerlere... öyle bir şarkılar silsilesinden çıkamamaktayım yine... hani böyle korkarsın ya giderken bilmediğin bir yolda.. izlediğim bütün korku filmlerinde korktuğun bütün sahneler gözünün önüne gelir de hangisizndeyim acaba der durursun... tiamat - gaia şarkısını dinlerken yazıyorum bunları da... aynı o hisler içindeyim... gidiyorum... beyaz br ekran dışındaki bütün karanlık içinden bakıyorum zamana... düşündüklerimle yazdıklarım arasında bir parmak gibiyim kıvırlmış basılan bir tuşa... garip döngüelrin garip cevapları gibi... şimdi geçmiş bütün hislerim gibi soğuk hava... duyduğum bütün güzlerin rüzgarları üzerimde... yaşayıp üşüdüğüm bütün kışlar gibi bir soba sıcaklığı sevginin tam karşılığı da bu gece... seslenmek en çok ne zaman acı verir bilir misin kağkar? duyulmamyı göze aldığın zaman.....

gitmenin zevkine var....

olur ki bir gece gelir de düşündüklerin hakkında en ufak bir fikrin kalmazsa.... olur ki bir sabah yaşayacaklarına dair en ufak bir planın olmazsa... olur ki bir günde yazmaya dair bir ümidim kalmazsa.... olur ki ben bir hayal olarak kalırsam rüyalarda..... olur ki bir şarkının tüm zevkini unutursam hayalkırıklıklarından.... olur ki yaşamak benim için bir blog olarak kalırsa zamana.... hoş geldin...

zaman cetvelim defterlerden....

Resim
.... mavi olmayan bir geceye "deniz" demek; şu anda bana onu sevmiyorsun demek kadar gerçek ki, ateşin kırmızılığı kadar sıcak bir yorgan beni beklerken; iliklerimin titrediği bir akşamda sana üşümek, ruhuma acımamaktansa eğer... ömr ü hayatımda ilk kez üç gün sonrasını düşündürmendendir bana....

akıp giden yol değil sadece bu otobüste....

Resim
akıp giden yol değil sadece bu otobüste.... uzun bir yolun, uzun bir otobüsünün son koltuğunda hayatım... zaman kavramının sabah ve akşam saatlerinin beklentisiyle eşdeğer olduğu bir yerde.. "samsunda" özlemenin nasıllığını, hasretin neden kutsal olduğunu hissedince anladığım bir koltuk burası. bir telefon sesinden alınan kokunun huşuusunu insan sevdiğinden yüzlerce kilometre ötede anlıyor. anlıyor ama anlatamıyor "yirmisekiz harflik" dar dünyasında orhan veli misali... insan sevgiyi hep karşılaştuğı güçlükler içinde bulun ve yakalayınca mutlu olur ya. sıcak ve şehirlerarası bir otobüs şuan mekanım. en arka koltuğu, dünya otobüsm gibi. yani otobüsün tamamını görüyorum. sanıldığının aksine en güzel yeridir en arkası bir otobüsün... sana sevgimi anlatmak... sanırım devasa büyüklükteki bir bardağım içindeki dolu ki, içince; sonsuzluğu bırak, sonu oluyor sensizliğimin... sen yokken bir bardak su bile okyanus. bir damlasında bile sensiz kalamad...

o yıllar....

Resim
şu an da gecenin hangi karanlığındayım; bilmiyorum... Ama yine gece. o günden beri her gece böyle oluyorum. " ben mi geceyi bekliyorum yüreğimi dinleyebilmek için, yoksa şehre çöken karanlık yalnızlık mı hatırlatıyor hayallerini bana? " el değmemiş gök mavisi hayallerim... sahi... "maviyi sever misin?" 15.02.2003

çevre denetimi yönetmeliği değişimi

arkadaşlar bu sitede değişen çevre denetim yönetmeliğinin tekrar değişmesi için imza toplanmaktadır... yönetmelikten "çevre mühendisliği" ibaresinin çıkartıldı ve "çevre görevlisi" gibi bi ibare konulması ile ünvanlarımızın okul ve emeklerimizin boşa çıkması sağlanmış oldu... yani bakanlık çevre mühendisleri dahil birçok lisans mezununa 100 saatlik eğitimi mecbur kıldı ve bu eğitim olmadan çevre görevlisi olmamızı engelledi.. bir mühendis olarak hemde... şu bi kaç cümleyi saatlerdir yazamıyorum... gerisini anlayın... bu da facebook daki gurubun adresi destek olursanız seviniriz.....

çay molası....

Resim
kağkar.... nasılsın demek gerekir artık.. uzun süredir uğramıyordum sana... en azından netteki kısmına. zaman yelpazemizde rüzgarın yönünü değiştirmek istercesine salladık kollarımızı yine... kendimi bazen demlenmiş bir çaya benzetirim... yeni demlenmiş dumanı ve kokusu üzerinde ama kuytu bir çay ocağında sadece sipariş edilmeyi bekleyen... ve sipariş edildiğinde de süzgeçle bardağa konan ve süzgeçten geçemeyen her çay yaprağı gibiyim...şekeri atılmış yada tek şekerli... bir başka çay dolumunda bir başkla bardağı bekler gibiyim... gittikçe bayatlayan....

gelecek galiba....

yavaş yavaş güzel şeyler olmaya başlıyor....

yeni gün...

her gün yeni bir gün olsun diye uyanıyorum.... belki daha iyisi olur diye de geç yatıroum.. ihtimali arttırsam da.. yine uyuyorum...

hızlıı ve öfkeli...

Resim
hayat ne kadar hızlı yaşanmaya başladı değil mi? biz artık hızlı yaşıyoruz... sürekli bir telaş içinde hayatlarımız... bir yerlere yetişebilme kaygısından birşeyleri yetiştirebilme kaygısına kadar herşeyimiz hızlı artık... dostluk arkadaşlıklarımız bile hızla beklediklerimiz olamayınca yabana atılabilir konumda.. bozunmuş gibi hayatlarımız... hayatlarımızın her alanında göze çarpıyor bu.. bugün 50 li 60 lı yılların bir jazz şarkısını dinlerken hissettim bunu.... o kadar sakin o kadar hiçbire acelesiz söyleniyor ve dinleniyor belli ki huzur dolu... hisleri bile o derce hissediliyor ki! hiç bir şeyin yutulması olmadan.... söylenirken bile keline yutulmadan... şimdilerin herşeyinde olduğu gibi şarkılarında ve sözlerinde bile... en romantiğinde bile yutulan sözler var hisleri gibi... gömlek aşklarımız gibi..... tahammül edilemeyen yılalrımız gibi... acele yaşamak zor geliyor bana... onun içi yavaş yerim yemeklerimi... kızıl derililerin dediği gibi "o kadar hızlı gittik ki hayatlarımız...

geç gelmiş....

Resim
hani 80 li yıllardan kalan fotolar vardır albümlerde her yer inşaattır sokaklar daha toprak... gençler bi fotoğraf makinasının önünde poz vermişlerdir... o hissi verdi resmin bana... eskimiş bir fotoğraf kağıdı gibi olmuştur tüm seneler.. hatırası yoktur bile belki çoğu zaman..ahh nerde o günler diye anımsanır çoğu zaman fotoğraflar... amcalarımız babalarımız abilerimiz ve ailemizin diğer büyükleri için vazgeçilmezler arasındadır fotoğraf albümlerimiz.... bizimse şimdi facebook umuz var.... *buda o yıllardaki halim :)

gece....

Resim
evet yine dönüşler oldu.... geldik.. gitmiştik... kısa bir süre de olsa istanbulun dışına çıktık... on günlük bir antalya macerasında abimle birlikte iş maksadıyla gezip gelmiş olduk...işimizi hallettik ben göndüm... farkına vardım ki uzun süredir yazmıyorum... yazmadığım gibi gelip bakmıyorum... gerçi uızunca bir süre kapalıydı site erişememiştim ancak yine de aklımda kurduğum bikaç cümle dışında yaşamadım... bu sabah itibari ile özlediğim bilgisayarımla buluşunca karalamak geldi içimden... garip bir çelişki içindeyim yaşadıklarımda... hayatın bana vermediklerini düşündükçe elimdekileri tokat gibi yüzüme vurması güzel güzel törpülemekte sanırım beni... hiçbir zaman kabaran bir ego sahibi olmasam da yine istediklerinin olması gerekiyor hayatta bu kanıya vardım... nedenini hatırlamasam da... bazen duruyorsun böyle uzun uzun.. bakıyorsun sadece... gözlerinin hissizleştiği sulandığı hatta gözbebeklerinin görmemeyi öğrendiği halde bakıyorsun... öyle hayatlar öyle günler öyle yerler görüyor...

çare

...bir tek ölüme çare yok... ölümün çaresine gerek de yok zaten... ölümsüzlüğün tek çaresi ölmek değil mi zaten...

adalet....

hayat; bunu her zman sana göstermek zorunda olmasa da adildir.... sana karşı olan adilliğini görmek için orada olmamanı bekler kanımca... "uyku güzeldir.. uykuyu izleyebilmek için uykusuz kalmak lazımdır..."(bu söz tamamen hknsntr e ait olmaktadır ancak nietzche nin de çok yakın bir sözü varmış. yani bu itibar ile onunda adı yazılabilirmiş :) ) gecenin karanlığı çökünce, gelmiş olan bir sonbaharın huzurunu içinde hissetmek pahasına güzelsin yaşamak....
Resim
Taşlıyorum yalnızlığım Çarmıha geriyorum Yoluna diken seriyorum Ama yine kaçıyor elimden Ya yarılmış denize atlıyor Ya Tanrı göğüme ağıyor Ne yapsam Bir şekilde dünyama o hükmediyor 24.03.06

bu sabah sel var istanbulda....

Resim
efenim dün gece itibari ile yağmurun uzun uzun yağdığı ve benim ne kadr mutlu ve iyi hissettiğimi anlatan bir yazı yazrken yağmöur şiddetini iyice arttırmış ve muazzam bir şekilde yere inmekteydi.. iki gün önce dolmabahçede ilk şiddetli yağmurda çektiğim bu fotoğraftaki gibi mutluluk içimde halay çekiyordu... taa ki... gecenin ilerleyen saatleriydi ve hikmete bakın ki yazımı yayınlayamadım. birinci bitirmemde elektrik gitmişti ikincisinde de eleketrik gidip geliyordu yine ama nette sıkıntı vardı ve bende tam içime sinmemiş olcak ki taslak kaydettim ve yayınlamadım... önce biraz uyumuş ve ardından sahura kalkıp yağmurun hala devam ettiğini görünce balkondan kovayla suları atınca farkettim ki herşeyin fazlalıgında oldugu gibi bunda da biraz sıkıntı oluyor gibiydi.. nitekim sabah kalkıp haberleri izlediğimde istanbul başta olmak üzere trakya ve marmarada selin ilerlediği boyutlarıyla bilançolar çıknca karşıma afet olmuş olan yağmuru ne kadar sevdiğimle alakalı dünkü mutlu hissetimiş olmam...

çilek....

Resim
tabakta iki çilek... uçsuz bucaksız topraklardan, geniş tarlalardan sonra şimdi tabağımdalar önümde ikisi.... şanslı olan ben mi? yoksa onlar mı halkının en iyileri? onlar yalnızlığın birlikteliğinde kırmızı kırmızı birbirlerine sarılmışlar; aynı iki aşık çilek gibi... tabakta gözlerim... çilekler mi benim... ben mi çeleğim....

sinirli

adamın birini bi suçundan dolayı yakalamışlar efenim... başlamışlar dövmeye.... sırtından başlamışlar vurmaya adam "ah arkan ah arkam" diye bağırmaya başlamış... çevirmişler karnından başlamışlar vurmaya adam yine " ah arkam ah arkam..." demeye devam ediyorumuş... allah allah demişler devam etmişler vurmaya.... adam hala "ah arkam" demeye devam edince adamlar demişler "yahu ne oluyor be adam ; sırtından vurduk arkam dedin, karnına vurduk arkam dedin, linç ettik nerdeyse hala arkam diyorsun nedir...." adam; " arkam arkam diyorum çünkü arkam sağlam olsaydı bu kadar dövemezdiniz siz beni" demiş....

karışık bi yazı ....

Resim
şimdi şöyle bişey var ki akşamın ilerleyen saatleriyle birlikte güzel geçen bir akaşamın gecesindeyim belki hatta sabahına çeyrek kaldı... son günlerde haftaiçilerimi dolduran ingilizce kursumun bitiminden sora eve çakılı kaldım efenim. bugün öğleden sonraki saatlerde farkettim ki iki üç gündür evden hiç çıkmamışım.. bir iki balkondan bakınma felan. budur dünya ile bağlantım demekki... bu kaşam şunu farkettim ki son bahar denen mevsim süper bi mevsim benim için belkide... defalarca da yazdım aslında daha evvel son-bahar en sevdiğim mevsim diye... o kadar tezat olması büyük bi etken tabiki hem son hem bahar bi kere... üşümek büyük bir lütuf bizim için diye düşünmekteyim. o hahf titremenin ve o zindeliğin oluşu vücutlarımızda çok tatlı bir his... düşünsenize hafif bir rüzgar ama soğuk ağır ılık... üzerinizde ne kalın ne ince bişeyler var... saçlarınız dalgalanır yuzaklara bakarsınız içiniz bir titret şöyle... ıııııh dersiniz... ve bunun akabi hep gülümsemedir... nerden esti ne kadar bu ...

yağmuuuur :)

efenim buraya az çok gelip gitmiş zat ı muhteremler olarak sizler az çok yağmur ile olan münasebetimi bilirler.. bayılırım efenim... migreni olan birinin bu kadar yagmuru sevmesi abes olabilir ama seviyorum... grip bi huzur buluyorum yağmurda... hele ki bu sahurdan sonra bastıran o güzel yağmur yaz mevsiminin sanki bütün tozlarını süğpürüp gitti yıkadı sokaklarımızı ve zihinlerimizi... tazeledi tüm mevsimi... eylül çok kısa sürede cevap verdi ve yağmurla karşıladı hepimizi... bütün yazı yağışsız geçiren istanbul gibi bende açıkcası hasrettim kendisine... yağmur yağan kentlerin haberleri ve arkadaşlarımın burası serin yağmurlu demeleriyle iç çekerken "özlemişim beee" dedim bu sabah... hayıflşanıyorum ki sabah çıkıp biraz daha yürüseydim... yine o müptela migrenim tutmuştu ama hemde uykusuz olunca erteledim sarılmamızı yağmurla... şimdi yağıyor hala dışarda.... hoşgeldin....

bekleNmek.....

bize hep şu öğretildi..., " seven karşılıksız sevmelidir... karşılık beklememlidir hiç bir şeyi için..." peki ya sevilen bu karşılıksız sevilmeyi hak etmek için ne yapmalıdır? karşılıksız sevilmek, sevene her istediğini yapabilme hakkını ne zaman vermiştir? seveni denemek onun için bi beklemek demek değil midir? ... hava kararınca değişiyor herşey değil mi kağkar....

üç beş satTır...

hani bazı reklam filmleri olur ya... ortalık tamamen sessizdir, hava çok sıcaktır büyük bir bitkinlik felan vardır.. sadece bi vantilatör vs gibi bi aletin sesi çıkar belki bi kedi belki bir su birikintisi sesi bozar kasveti vs... sora bi yerden müzik çıkagelir de birden dans felan ederler de mutlu olurlar ya insanlar... durup dururken bu geldi aklıma şimdi :)) aslında tamda durup dururken değil az evvel balkondan bakarken aynı sessizliği gördüm sadece uzaktan bikaç çocuk sesi vardı sonra odama geldim ve sadece pc nin fanı bozuyordu sessizliği :) e durum bundan ibaret olunca bunları hatırlamamak olmaz dedim verdim düşünmeye kendimi... ağustos ayının yoğunluğunu şu gün itibari ile sabahın erken saatine kadar ayakta kalıp sonra biçimsiz bi şekilde sabah yatıp öğle gibi kalkınca atar gibi oldum. sabah zafer bayramı kutlamalarını seyrederken dalmışım uykuya :)) manidar oldu değil mi ? :p uzun zamandır şöyle yüksek ses müzik dinlemediğimi dün farkettim :))) evdekiler neden farkettiğimi anl...

günün armaganı iki şarkı benden size....

şunu da belirtmeden geçemeyeceğim... son günlerde iki şarkı bütün zamanlarımda çınlıyor kulaklarımda ve 250 den sonrasını sayamadım o derece dinliyorum... zevklerinizi bilemesemde hoşunuza gideceğine inanıyorum gitmese de duymuş olursunuz... :))) the cardigans - couldn't care less ve phil collins - anothet day in paradise

beşiktaşta bir sabah...

Resim
sabah sabah boğazın bütün ihtişamına rağmen insanın içinde hissettiği bir gariplik soğutuyor burayı. etrafında işlerine güçlerine yetişmeye çalışan tedirgin insanların olduğu bir boğaz; üzerindeki güneşin ve vapurların bütün güzelliklerine rağmen aceleci bir tavırla ya anadolu yakasını avrupaya ya da avrupa yakasını anadoluya bir an evvel aktarmanın telaşını yaşatıyor. adına şiirler, şarkılar, kitaplar hatta hayatlar yazılan bu kent, güzelliklerini bir vapur düdüğü ile yineliyor... beşiktaş sahilde; vapurundan inenlerin tam önünde ilk rastlaştıkları bir güvencin ölüsü özgürlüğün, keşmekeşin hatta bu kentin bir şehidi belkide... dönüp bakan bile olmuyor. birkaç yüznü ekşiten dışında. saatlerine defalarca bakıp, ipadlarını kulaklarına iyice yerleştirip deve ediyorlar yollarına. şimdi bir temizlik görevlisinin süpürdüğü kovada bizim güvercin... saatlerine bakanalrsa hala dolmuş için sırada... gidilmesi gereken yere yine daha erken varacak güvercin. kuş olmanın özgürlüğü uçmada değilmiş de...

uzun süre sonra karalandı.....

Resim
eveeeet uzun zaman oldu yazmayalı buralara... geldim diyemiyorum yine de ama yazmak istedim üstelik şu an da o kadar zor şartlar altında olmasına rağmen yazmam haftalar sonra büyük bir istek olmalı.. az evvel sağ el işaret parmağımı hatırı sayılır bir şekilde kestim efenim.. şöyle ki derinin bir ucundan tutup kaldırınca etle birlikte büyük bir kısım parça hareket ediyor ve altında olan bitenleri görebiliyorsun. bu kadar anlatmak yeterli sanırım neyse olayın özü şu sağ elimle yazmak biraz sıkıntı tek el gibi çalışıyorum şuan ancak normal yazıyı sol elle yazmam avantaj :) bunları niye anlattım bilmemekle birlikte bende günlerdir kendi bloguma gelip bakıp gidenlerdenim efenim. yaz aylarının vermiş olduğu rehavet olsa gerek içimden geçen hiçbir şeyi aktarmadım. ya da aktarılacak bişeyler hissetmedim. ama yazmayı istedim artık. içimden bişeyler atasım geldi buralara da.. askerden sonra garip bir yaz geçirdim hali hazırda hala da geçiriyorum. ben askerden geldim en yakın iki arkadaşımdan b...

dön ki gülesin...

gel ki göresin! ... beklemek; kavuşamamanın yalın halidir.. kalmak, gidememenin birinci tekili... dönebilmek, vazgeçebilmenin istek kipi, üşümek; gülememenin sırdaşı... sen, bensizliğin üçüncü tekili ben ise sensizliğim birinci çoğulu....

uyandı çocuk... hatta büyüdü belki de...

Resim
"ama yapmayın dedi o daha bir çoçuk...." bana bir şeyhler oluyor oyununda en can alıcı repliklerden biri... aklıma geldikçe bir hoş olurum hep... hep; " ama benim hayallerim?..." diyesim kalır... içimde bir yerlerde kalan küçük zıpır bir çocuk.... neden yazmayı öğrendimki derim bazen kendime.. neden okuyorum ya da.... garip bir çaresizlikti aslında bunların öğretilmesi bize... zaman işte...

gecenin yolculuğu....

Resim
.... öyle bir yoğunluk düşün ki; tek damlada seyrelsin... ve bu damla gözyaşım olsun... ve bu gözyaşı, iki göze ait olsun... ve o iki göz; senin olsun... ve sen asla benim olmayasın... ve ben.....

karlar düşmese de günler geçer...

Resim
havasından mı suyundan mı bilinmez ama hayatın yaşanılırken farkettirdiği en çarpıcı şeylerden biride bıkkınlıktır zannımca... zamanın geçerken üzerimizde bıraktığı aşınmanın verdiği bütün toz parçalarımız gibi birgün belki kum olmayacağız ama tam manasıyla ufalanmanın verdiği hüznün bütün yaşanılasıyla birlikte bir olmak gibi bi tanım geçti aklımdan... hayatın aslında kavram ve tanıma ihtiyacı yok iken nedeni bilinmez bir açıklamaya katgıdıyla yaşayan diamandi birgün evinde otururken yaşar, yaşarken de anlar ki yürümek ile gitmek arasındaki tek farkın sonuç olanın idrak edilmesidir...yani gülün ve papatyanın da çiçek olmasıyla değişen tek şeyin koku olmadığı gibi bişey...güzel şarkı sözlerinde olduğu gibi " güller yare sevgi kanıtı; benim elimde papatya..." çılgınlık sadece atlayıp zıplamak mı, yoksa gülmek de bir çılgınlık kategorisi mi? öyle ya da değil inadına gülmek gibi bir hüzün....ölmeden önce yapmamız gereken hiçbirşey gibi... hiç birşey yapmadığınız zaman şunun fark...

vefanın gönlü...

çok yarış kazanmış bir yarış atı gibiyim... ayağımı burktum.. bekliyorum ölümümü vefanın son deminde....

TÜRK OLMAK.......

Resim
efenim nedendir bilinmez ama hissiz bi dönemim... havaların etkisini es geçmek olmayacağı gibi bu günlerin verdiği vehamti de eklemek lazım. bütün milliyetçi damarlarım kabardı sanırım ki günlerdi TÜRK lerin üzerindeki sözüm ona "BÜYÜK OYUN" ların kapsamında yapılanları dehşetle incelemekteyim... çok büyük bir klişedir belki ama "TÜRK ün TÜRK den başka dostunun olmadığı" nın net ve acı sonuçları ve ortaya çıkışları bellidir. her zaman olduğu gibi, şimdilerde de yönetimde pısırık olan TÜRK lerin ana diyarı TÜRKİYE CUMHURİYETİ hükümetleri yine benzer tavırlarla bir nevi "anne Çin saçımı çekti" çocuksuluğu ile, G8 denen "lordlar kamarasına sizi şikayet ederim bak aaa..." dedi... dedim ya milliyetçilik damarlarım sanki vücudumumu terkedercesine kabardı. mantıksız sözlerimi buna veriyor ve dediğim gibi; günlerdir izlediklerim, okuduklarım ve görüşlerimle düzenlediğim edinimler bana, "acaba mı?" sorusunu sordurdu... TÜRK ler üzerinde oynanan...

kimsiz....

Resim
ben neyim, sen kimsin, bize neden? yol yok ki: yollarımda olasın... ben yokum belki de; gözlerim bulmaz sıcaklığını. aynaalrın yalnızlığında birlikteyiz... bu gördüğüm sen misin? gözlerimdeki yaşlar mı temizliğin. imkan yok ki sevdiğim; yanındaki ben kimim?

sevgili günlük

sevgili günlük... bugün uyandım.... sevgili günlük... bugün uyuyorum.... arası vb hayatım..... sadece günlüklerime sevgili diyorum....

hissimsi.....

tarifi olmayan hislerden başlamıştık en son... mutlulukdan bahsetmiştik ya; akabinde tabiki acı gelecek....tarifi olmasa da yaşanması en mümkün hisler diyarından kapımıza.... sahi; acı ne renk bilen var mı???

zırva@hknsntr :)

zamanın sisli sabahlarında uyanınca, yine bu sabah anlamsızlığını merak edip günün, kahvaltı ederken düşündüğüm şeyin " yaşamanın aslında ne kadar güzel birşey olduğu" ile ilgili olduğunu farkettim. gereksiz mutluluğumun akabindeki mutlu sabahlarımı seviyorum...hiçbir şeyin tarifini yapamaz olduğumuz gibi bunun da bir tarifini yapmak önemsiz:)) güneşli birgünde kadıköy moda sahilinde gezerkene mutsuz omak ancak psikopatlığın sınırlarında olacağından olsa gerek misk gibi kokmak güne... zırvalamak bile zevk veriyo buy gece.... ben böyle değildim :)))

iletiş (i)(tiş)in....

evet kağkar.... başladı yine oyun... bir ay dayanabildi hayat bana.... gelid yine üzerime üzerime.... iletişim... iletişmek.... ne demek ki? konuş konuş nryin çözümü ki? konuşurken kimsdenin suratına, gözlerinin içine bakmamış olmuşum bunu farkettim bu gece... " bu akşam seni çook özledim... bütün şarabı tek başıma içtim.... kırgınlığım bile geçti.... kalmadı... şimdi bunlar geldi içimden..... dediği gibi şebnem ablamızın... offf diyoruım sadece.... mutsuzum sanırım bu gece....uzun zamandır ilkkez hissettiğim bişey var bu gece... kukusunu almıyorum günün......

”Doğa ile Barışık İnsan” Yaratıcı Fotoğraf Atölyesi

Resim

fotograf yarışması.....

Resim
pek sevgili arkadaşlar sizleri Genç Çevre Girişiminin yapmakta olduğu ve proje grubunda yer aldığım etkinliklerle başbaşa bırakıyorum... ilgilerinize..... aynı yarışma kapsamında ilk adım olarak da fotograf atölyesi yapılamktadır. Yarışmanın adı : “Gençlere Özel” Amatör Fotoğraf Yarışması. Yarışmanın konusu : “Doğa’nın Direnişi” İnsan da doğanın bir parçası! Oysa insan kendini doğanın sahibi olarak görüyor. Yasarken doğanın canından çalıyor; havasını, suyunu kirletiyor; sonra kirlettiği ile baş başa yaşıyor. Oysa bilmiyor, doğa tükeniyor… Yarışmanın amacı : Gençlerin ilgi duyduğu bir konu olan fotoğrafçılık sanatı aracılığıyla, gençlerin çevre bilinç düzeylerini, çevreye ve çevre sorunlarına karsı duyarlılık düzeylerini arttırmak. Kapsam : 17-25 yas aralığındaki gençler.

rüzgarlı bir gecede....

Resim
odasında oturmuş bütün düşler gibi kokuyor şimdi gece bana..... biraz hüzün biraz karanlığının içinde saklı bir geçimişi var yine... kafasının karmaşasından geçmiş bütün sular gibi duru gibi görünse de artmış kirlilik yüküyle arıyor boşalmak kendini bırakacak bir deniz daha... cohenin eşlik ettiği bütün gecelerim gibi şimdi gülüşlerde gözlerim. bir gülüşün karanlığa en yaklaştığı zamandır; gecenin rüzgarı... şimdi rüzgarlı bir gecede, alabildiğince yapraklı bir ağacın önünde, hiçbir güneşin değmedi yoprak gibi sana çiçek veriyorum....

gülün gözleri....

Resim
bir gülün bir aşka en çok benzediği yerdeyim... bir aşkın en güzel koktuğu sırada solması gibi... bir goncanın gül olmasını bekliyorum. ellerim sen, gözlerim sen... bir adım atsam belki de yanındayım. bilemiyorum. ne gül soldu ne de dikene acı sızılarım... güllere yazılmış bir şiir kadar hüzünlü, güle vurgun bir bülbülün mutluluğu bu gece masmavi gece... masmavi; soğuk bir kış gecesi gözlerin. titremesem bakamam gözlerine....

gecenin bir yarısı ve minibüsler :))

askerden geldikten sonra özlemeninde vermiş olduğu şevk ilen bayağı gezmelere vurdum kendimi efenim. şimdi gezince de akşamın hatta gecenin ilerleyen saatlerinde evime dönerkene geç saatlerden dolayı kalan tek ulaşmım araçları olarak taksilerin alternatifi minibüsleri kullanıyorum genelde :) geçenlerde bi gece yine böyle bi eve dönüş senaryosunda yorgun bi halde gece 2 gibi bi saatte dönerken minibüste arka koltuga bayılır vaziyette attım kendimi.. neyse bikaç durak sonra 30larında bir adam bindi, parasını verdi arkadaş geldi arkaya oturduuu... arka koltukta sadece o ve ben varız şimdilk :) neyse dönüp dönüp bakmaya başladı... bende döndüm tanıdık geldi yüzü... nerden bileyim... neyse selam verdim efenim...; .... b : iyi geceler... o : iyi geceler :) b : :s o : çok sıcak değil mi? ( tişörtünü sallamaktadır.. hafif kilolu bi arkadaştır kendisi.) b : evet. saat kaç oldu hala sıcak... (garip bişeyler sezdim önüme bakıyorum...) o : ya sorma bu saatlerde de tek başına zor oluyo.. hırlısı ...

kör sabahın güneşinde...

Resim
ve yine hayat uyandı... tramvay, minibüsler, araba ve yollarda yürüyenlerin ayak sesleri, işlerine gidenlerin sesleri işitilmeye başlandı sokaklarda. balkondayım... temiz hava. hafiften güneş çarpıyor. güneşin serinliği, kuş ve horoz sesleriyle bölünüyor titreyişim. müthiş bir koku. bakonumun önündeki ceviz ağacının serinliğiyle, rüzgarın hışırtısı ile. gözlerde sen... yanımda ol isterdim.olmalısın içinde bu anın. yanımdasın oysa sen ellerimde... ne kadar zamanla... akıp giden biziz zaman suyunda....

fırtına öncesi dolunaya bakmak....

Resim
Aşk neyin kısaltılmışı? demişti bir kitapda birisi.... gecenin bir yarısı aklına gelen cümleler içinde, aklına gelen bir soruydu sadece. aşık olmaktan kaçan, belki de unutan biri olarak, aslına bakılırsa hatırlamak bile istemeyen biri olarak... aşık olmak suçtı ne de olsa. aşkımızı itiraf ettik çünkü yıllarca. aşkımızı hissettiğimiz insan düşmanımızdı ne de olsa. karşı cinsimiz olarak ifade ettik yıllarca. oysa ben kendimi bulmuştum sende. karşı cinsim olmamıştın hiç. hiç karşımda olmayacaktın oysa. yerin; yanım olacaktı ömür boyunca... şimdi korkar oldum yaşamaya... korkmak için bahane bulmak kolaydır hislere.. sadece istememek yeterli olsa da bir şarkıyı dinlemek bile götürebilir seni her yere. hayal etmiş olmak, hatırlamak, üzülmek ve benzer bütün hisleri yanında biriktirmek... ardına bakınca sadece bunları görürsün "aşk kumbaranda". hatırlıyorum ama neyi olduğunu bilmiyorum. öznelerimle bile çelişiyorum. ben ve o olarak konuşuyorum kendimle. nedenini bilmediğim bir yabanc...

bir hikaye denemesi.....

Resim
bir sokak ortasında... daha önce hiç gelmediği bir semtin bir sokağının, o otantik havasının ortasında kalmış eski, eski olduğu kadar da ilgi çekici evlerin pencerelerinden sarkan, o ılık nisan rüzgarının da etkisiyle havalanan perdelerin altından suçlı bir eda ile baktığı evlerin birinin içinde görmüştü, "daha önce böylesine rastlamadım" dedirten güzeli... elleri pencerenin kenarında, oturur vaziyette seyrediyordu sakini olduğu semtin sakin sokağını. arkasından gelen müziğe eşlik eder bi tavrı vardı, işve ile ağız oynatmasının altında besbelli. " o kadar güzelsin ki" dedi içinden bakmamak için çaba sarf edemeyecek kadar çaresiz genç ilk görüşünde pencere güzelini... gözleriyle göremediği her şeyin sevgi bağlamında bir karşılığının olup olmamasıyla ilgilenmediği zamanlardı. birilerinden, bişeylerden kaçmış ve bunu da sürdürmek için elinden geleni yapmış biri olarak yüzleşmek istemediği bir duyguydu AŞK... böyle kaldıkça da yüzleşemeyeceğini biliyordu. beklemenin ve ...
Resim
kısa soluklu uzun yaşamlar.... dolunaylı bir gece de istanbulda.... sesler sana gelmek ister.. için kıpır kıpır.. hoplamak, çoşmak, zıplamak ister... hayat güzel der. yaşamak da... hepsinden güzel istanbul var serde.... " istanbulda yaşamak güzel" derim.... dolunay... istanbul moda sahili... yanında hoşsohbet... yansıması sularda dolunayın... içi kıpır kıpır bi sevinç... gözlerde parlama... evet böyle olmalı insan... böyle doğmalı gece. böyle bitmeli karanlık... yar istanbul.... gözleri adalar... boğazında bir gerdanlık gibi köprüleriyle cesur durmakta.... parmağında tek taş yüzük gibi kız kulesiyle.....

yazbahar....

Resim
çoğunu yağmurla uyanmış bu sabah.... bense ıslaklığını kalkınca gördüm sadece. şimdi çıktım dışarı. rüzgar hazırlıyordu bir galaya yağmuru yine. bi flaş patlasa yeterdi düşmeye damla damla yeryüzüne... sonbahar aylarında havaların serinlemeye başlamasıyla birlikte rüzgarın yağmur öncesi esmesi gibi garip bir huzur doldu yine içime. sanki aynı hava dışarıda. sonbahar ayılarından birinde değiliz belki ama yazbahar oldu mevsimimiz yine. güzel bi hava... yağmur yağmalı bu gece... yağmurla uyandınız... yağmurla uyuyacağım bu gece......

aynada gamzeme bakarken....

Resim
hasretini yazmanktan bıktım. aşkını özlemini ve hayallerini anlatacak dermanım kalmadı. bilmediğim bir şehirde, tanımadığım birine aşıksın belkide. yolunu kaybetmek kadar doğal kayboluşun... ya yokluğunda şekil bulacaksın; ya da yolunda kaybolacaksın. en büyük korkum; vuslatım sana. git ellerin ol!! hatıra kalayım sana.... sobası yanan odada buğulanan cam gibiyim. bir tek parmaklarınla yazmalısın bana. " civa" senin için bir element olsa da hala. bir hikaye kadar hüzünlü bitemezdim sana. " gamze sadece yanakta olmaz; ayın etrafındaki ışık süzmesi aylin gibi en gerekli anın ışığısın bana hala ne de olsa" hknsntr 03.01.2009

sorumtrak....

Resim
gecenin bir yarısı yine. düşünüyorum.... varlık amacıyla, varolmak arasındaki bağlantım koptu yine. "farklılıklarım nedir?" derken farkımın bu olduğunu anlıyorum; "hep soruyorum. çok soruyorum." diye... cevabını alamayacağım hatta bir cevabını beklemediğim tüm soruları soruyorum kendime. ortada kalmanın belirsizliği ile sonsuzluğa alışıyorum. bütün kısıtlı hislerimle sonsuz oluyorum. içimden geçen bütün nehirlerin suları gibi akıp giderken zaman içinde, bir cümle daha savuruyorum atmosferde biriksin diye.... * "bir ayrılığın, uzun bir yolculuğa çıkmanın, bir şehre son kez bakmanın burukluğu ile baş etmeyi öğrendim sonunda." gerçeklten alışıyor muyum? hüzün için çok genç değil miydim? hayat benim için toz pembe olmamalı mıydı şimdilerde? aklım niye bi karış havada değilde yerin dibinde? tüm hayallerim niye engelli koşularda takılıp düşmüş atlar gibi buruk bir hisle ölümü beklemekte? * " düşünmek ile susmak arasındaki orta noktada." ılık bir ankara...

ayın ışıgı.....

"ayın etrafındaki ışık süzmesi..." dedi " aylin"... bir 2 şubat gecesi... ayın etrafı 21. kezteslim oluyordu ışıklara... şimdi olsa elimde bir telefon,baksam uzun uzun.... ışıklanır mıydım bilmiyorum... 02.02.09

aynada......

Resim
“Aynadaki görüntünden ne farkın var? “ dedi durgun ve solgun gözleriyle süzerken kendini… keyifliydi. Belki de bunun içindi bütün bu kendini özleyişi. Hiç bu kadar umutlu olmamıştı aynada. ... Gülmek bile geldi içinden. hayırladı birden " ağlayacak kadar bile umudum yok" dediğini..... şimdi gülmelere başlamıştı... neyin ilacını içmişti bilmiyor.. ama iyileşmişti... bü sabah aynada gülerek baktı kendine....

zırva.......

çivisi çıkmış dünyanın sanırım... neyse ki çivi değilim.... çilingirin yok anahtarı; kapı değil ne de olsa kilitli.... kilitli olan gönlü....

on gün sonra...

Resim
artık her sabah traş oluyorum. dişlerimi düzenli olarak fırçalıyorum. ankara da artık insanlarla da konuşuyorum, iletişim kuruyorum. korkmuyorsun değil mi, sana esaretimin azalmasından? karma eylemi eziyetim! yemekleri de düzenli yiyorum. inanmayacaksın ama, artık düzenli de uyuyorum. yani tam anlamıyla düzene giriyorum, düzenliyim... inanmıyorsun biliyorum. düzenli olarak; olmayışını özlüyorum. hüznüm bile düzenli artık. sürekli bekliyorum... nerdeyse bir yılı olacak bizsizliğimin. niyesini soramıyorum..... hknsntr 29.12.08

nisan 6-7-8.09

Resim
(askerden Kağkar a ...) ... yağmur şiddetli olsa da, hava; serinin ötesinde olsa da, ben; sıkılmanın ötesinde patlamak üzere olsam da, güzel şeyler yok değil... ... dışarı her çıktığımda yürüdüğüm yolun züerindeki ağaçların kokuları ile çok hoş bir hal alıyorum bugünlerde. yağmurun bereketli elleriyle beslediği yollarda toprak ile karışan, o, yağmur sonrası serin havanın kokusu... tarifi mümkün olmayan hisler vuku ettiriyor bende. askere geldiğim günden beri kendime bişeyler katamamış olduğumu düşünüyorum. bakıyorum da, hayatımda kendimi yetersiz gördüğüm zamanlar artmaya başlıyor... ... kaybettiğim insanları hayatımda önemli yerler koyup, biraz daha kaybetmekten vazgeçmeliyim sanırım. tutturdum bir yalnızlık gidiyorum... benden ayrılan insanlar aslına kalırsa; benim zamanında düşünüp de yapmadığım şeyleri bana karşı yaptıkları için bende değerleri arttı. sanırım bunu sığdıramadım içime.bundan, bütün bu kayıp halim. suç varsa, yine benim yani. hak etmek değil; ancak, zamansız davranıp,...

meloDiRAM

Resim
şarkılar geliyor aklıma; sözlerini bilmediğim melodiler.... hepsinin tek bir ortak noktası var; hiçbiri gözlerine söylenmeyecek..... 01.02.09

yılmaz erdoğan gecesi....

pencere pencerem boş bahçesine bakar gri bir lisenin içimde servislere dağılır çocuklar ve yürüyerek bitirir okulu küçük esnafın çilli çocukları pencerem on yıl öncesine bakar müfredat dışı sevmeler içindir lise yılları veya kötü şarkılar ne zaman ıslak bir aşk düşünsem içime saçların düşer bir iç’e bir saç nasıl düşer bilmem bilsem zaten şiir yazmam açık konuşma benimle penceredeyim ağzında gevele sözcükleri söz sanatlarından devşir gülmelerini yalnızım, cenderedeyim… pencerem ağzıma bakar ne zaman karlı bir akşam düşünsem içime kırağın düşer bir iç’e bir kırağı nasıl düşer bilmem bilsem zaten şiir yazmam suda yürüyebiliyordum bir aralık her faninin kendi mucizesi vardır kendini şaşırtır en azından, herkes biraz elçisidir tanrının ne zaman ölümcül bir aşk düşünsem içime allahın düşer bir iç’e bir allah nasıl düşer bilmem bilsem zaten şiir yazmam" içimden geldi nadir bi alıntı olsun bu da.... çok severim bu şiiri.. bir dizesini görünce bir not defreimin çay lekesiyle kalmış bir sa...

yurdumun cdcileri :)))

korsan cd dvd satan elemanların orjinallikten kasıtları ya da anladıkları zannımca cdnin kapağına yani poşete takılan film resmiyle içindeki cdnin içeriğinin tutması herhalde :))) genel ititbari ile tutmadığı için bu "ayrıntı" bile orjinallik demek gerekir :) yoksa film bildiğin sinema çekimidir yani :) insancıklarım yaaa.....

dönence....

Resim
bir gece... beklerken geçmesini zamanın, aklının en ücra köşelerinde, geçen bütün hislerin ve düşüncelerinle yoğunlaşıp hayaline; beklenilenin sabah karşında olmayacağını anlayınca hüzülenip, ah vah edip hırpalıyorsan kalbini platonik bir hayatın en derin kuyularından birinde; kendini kaybetmiş, bilakis kaybolmuş beyninin girdaplarında bakarken bir cam kenarında buldum kendimi. gözleri; yarısı yola bakan, yarısında silik bir şekilde seni gösteren, hafif loş bir salonda o camdan bakarken yolda akıp giden hayata değilde camda silik yansımana bakarken hissedersin ağladığını, kimseler göremezken. aslında aşık olmanın bir yalnız kalış olduğunu ve herhangi bir birlikteliğin hiçbir zaman bir aşk olamayacağını.... bütün anlamsızlıkların anlamını bulduğun, aslında düşünürken bile "o" olduğun, hiç bırakıp, hiçe bırakılıp kalmanın bir yakınlık oluşunu. gecenin birinde, yıllar evvelden gelen bir hatır seni götürecekse geçmişe ve hala ağlatacaksa gelmemiş günlere, ağlarken aslında bu dur...
Resim
ayışığındadır sana duyulan özlem... hasretin zehir gibidir kanımda.... ne bir beyaz kağıtta sana bakarım; ne de sen, yerin seni çektiği kadar ağırsın... ve ben ne yılmaz erdoğan ne de can yücelim; ama sana aşığım. yazamam belki onlar gibi ama yazarım. gülemem belki doyasıya ama sana ağlarım.....