Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

akıp güden. huhuhuuuuu... zamanlarııııı huhuhuhuuuu... bir yerlerde bulsam......

"öyle karanlık bir geceyim ki; ay'a isyan ettim" diye başlar bir mevlana şiiri...bu neyin isyanı bilinmez onun gözünde evet ama yalnızlığı olduğu sonunda; "Şems e benzediği için ben güneşe isyan ettim" diyince anlaşılıyor derdi mevlananın... dert çok hemdert yok bilirsin, klasik yaşantının modern bu ayağında.. ya da günümüzde sade olarak.zaman kavramı üzerinde derin endişe ve düşüncelierimin olduğu şu sıralarda hani olsa da mevlana ile karşılaşsam ne der, neyi soradım dememiş de değilim hani. neyse bir soda daha açıldı hayata... hazmedebilmek için zamanında geçmeyenleri....

ki....

bazen içini öyle acıtır ki hayat, yapman gerekenin dışında o kadar çok şey yapmaz ve o kadar sessiz kalırsın ki... yani en iyi bestecinin, o kadar iç dağlayan sözleri aklına gelip de eserini sadece enstirümantal vermesi gibi kalırsın.... en iyi seslerden kurulan bir koroya sadece davul eşlik ederken bakarsın.... ve o kadar acıtır ki..... hayatın boyunca aklından geçirdiğin sahneyi çekebilecekken sadece bir fotoğraf karesine sığarsın.... belki de kadrajını açmadığın karanlık bir sahne olarak kalırsın.... ve bazen öyle olur ki; yerde yatan bir ölü görsen bile hayatına bakarsın... ve bir gece o kadar sessiz kalırsın ki, öksürürken çıkardığın sesin senin olduğunu anlarsın...

üşürken yazılan bir yazı....

Resim
 yine hava kararmıştır... karanlık tüm soğukluğuyla istanbulun tepesinde hissettirir varlığını... insanın en çok titrediği zaman dilimidir karanlık anlar bütünü... kimimiz gece demişiz bunlara, kimimiz korku... hepimizin hayatlarında bir ekonomi grafiği gibi olan dönemsel süreçler yaşanır... çok kötü hissettiğiniz anların artmasıyla başlar sonralarda iyimser bir bakış attığımız dönemece girilir hayatta... daha sonra bir ekonomik kriz grafiği gibi dibe vurma seansları yansır yüzlerimize... hayatta öyle anlar gelir çatar ki gözlerimize; insan dostum dediği, kendini anlatabileceği derecede yakın arkadaşlarına kendini verip açmak ister kapılarını... açmaya da niyetlenir adım atar ama çarpmak için ilk adımdır işte bu. insanlara kendinizden vermeye başladığınızda dertlerinize ortak olması gerektiklerini düşünürsünüz ki bu en yanlış bir dost paradoksudur. genelde öyle olmaz. en azından zaman zaman benim yaşadıklarımda böyle oldu. bizler kendini anlatıp başkasını dinlemeyen sürüleriz gen...

bayram....

bayram bayram dedikleri; herkesin normal gün içinden daha şık ve yeni elbiselerini giyerek evde oturmasıymış.... iyi bayramlar... eski bayramlar değil özlediklerimiz... bayramın eskitilmesi içimizi burkan.... birde çok gereksiz bunaltan mesajlar....

ilk bahar kasımda bir başka....

Resim
kaybolmak nasıl bişey kağkar? yaşayarak öğrenilecek, önemli derecede hissiz bir olaymış... görülesi hayatın... elde bir resim.... resimde gülen yüzler, her resim gibi... bir balonu tutan, olabildiğince içten bir gülümseme ile yüzünde bir çocuk... o çocuğu tutan iki güçlü ve yorgun el... bir resim... elde tutularak içine bakılan bir hayal... gülen yüzünde saklı yaşlı gözler... "ne günlerdi..." denilerek çekilen bir burun gibi doğal... toz kaçan gözlerin temizlenmesi bu yaşlar sanırım... resimdeki çocuk büyüyor... okula gidiyor, okuyor, okudukça büyüyor... birey oluyor genç oluyor, zaman olup kola takılıyor... takı olup kalbe gidiyor... nefes olup içe çekiliyor, neşe olup, gülümseme olup asılıyor... gül olup koparılıyor.... sevgiliye ilan ı aşkı oluyor bir gencin... aşık simgesi iken kendisi oluyor... kokusu kokuyor... karanlık bir odada yaşamak kadar kalabalık düşleri.... neye baksa birikenleri görüyor... bitmiş bir soda şişesi, külleri saçılmış sigara ve bakıp d...

hayal (ET) Kuran.... gecede

Resim
tozlanmıştı KAĞKAR!.... eski bir film, eski bir klip sahnesi gibi üfleyerek elleriyle sildi tozunu... toz kokan, nemlenmiş sayfalarında gezdi, kurşun kalemin izlerinde kalan gözleriyle.... askerliğinde tuttuğu güncelerinin ve yazıların not defteriydi bu. gözü gördükçe katlanan gönlünde sızılar oluşuyordu...cam kenarında kendi izdüşümüyle seyrettiği İstanbul-Ankara karayolu geldi gözünün önüne, bu sisli istanbul akşamında... bişeyler oluyor istanbula... yine kasım ayında... sisli ve içini titreten gecenin sıcaklığıyla yürüdü yollarda titreyerek... binlercesini yaşadığı hislerin oluşturduğu bir yükle sırtında.... "insan en çok ne zaman ağır hisseder kendini?" diye sordu kendine... "hayalleri sırtında birikince" dedi içindekine... tek başınalığının tadını doyasıya çıkardığı son gecelerinde, düşünür olmuştu sesizliğini... uzak kalışlarını, etrafına... ezgiler yankılanıyor kulaklarında... hayaller hala gözlerinde... tüm bu sanallıklar alıp götürüyordu onu için...

bülbülüm altın kafeste

Resim
geriye dönüşe dair tüm yanılsamalarım birer birer çıkıyor bedenimin ücralarından...  işyerinde başka, evde farklı, yollarda apayrı çalışan bir fikir hayatımla beraberim her saniye... herkes için aynı belki ama ben kendimle mükellefim gibi.... her koyunun bacağıyla ilgili kokunun herkesi rahatsız etmesi durumu kıssadan hisse hayatta.... "bülbülüm altın kafeste" diyen bir ezgi alttan alttan.... "ben sana aldanamam yarim, ben sana aldanamam...." zorlanıyor insan geri dönüşlerinde benimsemeyi... zaten olmayan alışkanlıklarıyla.... düşündüklerliyle giden biri için hatıralarıyla geri gelemk zor... kabul etmek kendisini.... haykırışlarında kalan tek bir cümle ile..... KAĞKAR!!!!

kasım hoşgel......

birşeyler yaptığını sandığın bir sürü zaman geçirme şeklinin içinde aldanıp kendini hayata kaptırmışken birden bir anın değeriyle uyanıp hatırladığında o tarifin içinde olması gereken mutlak kelime "amaçsızlanmak"tır geriye... yine bir kasım ayı.. yine amaçsızca bakıyorum güneşli günde titreyerek güneşe.......

sıkıntı....

hayali arkadaşları vardı önce. hayali yaşardı günlerini, çok konuşurdu onunla bir zamanlar. belki küçüktü, birşeyleri saklamak ya da kimseyle paylaşmak istemediği için hayaliyle paylaşırdı kendini... çok anlatırdı, herşeyini. şimdi arkadaşlarıyla birlikte kendisi hayal olma yolunda... pekçok yaşanmışlıkları gibi..... 04.03.2009
koştuğum bütün eller, duvar oldu çarptım.... artık alıştım... artık uzanan ele sadece uzaktan bağırıyorum....
öyle çoktun ki bende..... öyle bırakılmış kaldım ki gittiğinde..... bütün kalabalığımdı gözlerin... şimdi bomboş sokakalarım.....

kasettler...

Resim
bu tarz yazılar yazmak için çok yaşlı sayılmam aslında. yani 150 yaşında felan değilim :D onun yarısı 75 de  değilim şimdilik :) neyse akşam arkadaşımla konuşurken sohbet açıldı da 90 lı yılların kasetleri ve o haller. barış manço dan açıldı söz ben hayranlığımdan bahsettim ona sonra benim barışmanço koleksiyonumdan bahsettim kasetlere kayıtlı radyo röportajları var bende kayıtlı o zamanlar radyo dinler ve kasetle yapardık pekçok sanatsal aktiviteyim :)) biz o zamanlar 90 lık RAKS  kasetler doldururduk dedim ki hakikaten öyle :) şarkı listeleri çıkartırdık giderdik mizkçilere o zamnalr mahalle aralarında köşelerinde kasetçiler vardı korsan cdciler gibi değildi iş yani :) laf lafı açınca aklıma;  ben, ilk ve orta okul zamanlarında aile eşrafımın tamamı çalıştığı ve bende öğlenci olduğum için sabahları evde tek kalırdı oynadıklarım geldi aklıma tabiki.. elde tarak çıkardım böyle sandaliyelerin üzerine ki kendisi sahne metaforu oluyor :) elde kullanılmış kıllı bir tarak ...
bazı kelimeler vardır okuyunca hatta hatırlayınca bile kötü olabilirsin... kişilere ve yaşadıklarımıza onunla ilgili hatıralarımıza göre değişse de bunlar hayat bize bi takım genellemeler veriri ve bizi de içine katan cümleler kurar bize.... bilmiyprum yaa... neden neyi kimi severiz.. ya da niye sevmeyiz... sevemeyiz.... üç noktaydı hayatım.. soru işaretine dönüyo....

bir hoş seda imiş...... baki kalan bu kubbede....

Resim
olacak olacak :))) bugün her ne kadar sabahın körü denilen bir saatte yatmış olsam da saat 9 kalktım.... biraz afallıyor olmama rağmen toparlardım daha iyi oldum ilerleyen saatlerde.. akabinde çıktım evden inanılmaz bir baha havası.. evet evet .... ocak 6 olmuş ama dışarısı silme nisan 14 gibi.... insana kendini nek adariyi hissedebilir hava karşısında bunu gördüm... güzel bir geziden sonra meşhur avatar filmine bi gidelim dedik arkadaşcazımla... nitekim 3d olam afm taksim de girdik filme... güzel film... süper efektler vs kullanmışlar 3 saat gibi bir süre 3d gözlük takmaktan baş ağrısı sahibi olduk ama kısmen değdi :))) benim tahminim 5-6 oscar ı var filmin yine... james cameron bi kere... neyse... film faslını geçtik böylelikle.. aslında tiyatro için  çıkmış olsam da filme gitmek de pek fena olmadı açıkcası... yine taksim istiklal de film çıkışı süper havada yürüdük... insanın uçası gelir ya bazen.. mutluluk bulutlarında birine takılıp uçası... aynen öyle bir havaydı... is...

yeni mi yıl mı ???

Resim
hiçde alışık olmadıgınız üzere yine karamsarım :)))) bakın 4. günü geçmekte yeni yılın... her yeni yıl tantanasıyla gelip geçti yine zımbırtılı... gerçi geçen yıl, yeni yılın geldiğini bembeyaz karlar üstünde kışladan kaçan biri yüzünden pijamalarla içtimai halde geçirmiş olmamdan sonra, bunu daha kötü nasıl olabilirdi? sorusuyla dolanmıştım... nitekim, nispeten daha iyi olsa da, o gece yaşadıklarımla ilgili güzel hatıralara da haksızlık etmemek adına geçen yılbaşının daha iyi olduguna karar verdim... böyle olmalıydu zira... gelmiş, geçmiş, gelecek vs ne olursa olsun zaman eğrisinde hiç dik kalamamışken, süreç kısımlarında dik bir tavır sergilemenin ne kadar anlamsız oldugunu dair kesin önyargılarım oluşmaya başladı..... özgüven denen kendini aldatmalar arasında ya da dayatmalar içinden geçerken " sen şusun, busun " denirken suratıma gözlerime değilde arkama bakılmasının histemsizliğini hisseder oldum... yazı yazmak ya da yazmamk arasında fark olmaz oldu son zamanlarımd...